15 Ekim 2013 Salı

“Kimsenin hayatı göründüğü gibi değil.” - Rüya Bekleyen Adam #Okudum1

“Kimsenin hayatı göründüğü gibi değil.”
Rüya Bekleyen Adam, Filiz Özdem

          Bu benim ilk kitap incelediğim yazım olacak. Çok hakkını vererek kitap okuduğumu düşünmediğim için yazı yazmak gibi bir girişimde de bulunmamıştım daha önce. Ama bu sefer pek bilinmeyen bir yazarın kitabını okudum. Kitapla aramda o kadar ilginç bir bağ kuruldu ki tanıtmayı bir borç biliyorum kendime.
         Önce kitabı nasıl aldığımdan bahsedeyim. İşsiz olduğum bir gün kendime iş icat edip Kızılay yky’e gittim. Benim garip huylarımdan biridir çok sevdiğim bir kitapçıya ya da herhangi bir dükkana girmişsem ve o gün moralim bozuksa ya da keyfim çok yerindeyse kendime içimden geçen herhangi bir şeyi alma hakkı tanırım. Şu anlatıştan hiçbir şey anlaşılmadı tabi. O gün de canım sıkkındı. Ben de raflara göz gezdirirken ismi gözüme hoş gözüken ilk kitabı satın almaya karar verdim. İtalo calvino’nun bir kış gecesi eğer bir yolcu isimli kitabını aldım.
          Ve sonra gözüme en alt rafta olan Filiz Özdem’in Rüya Bekleyen Adam’ı ilişti. İlk önce daha önce hiç ismini duymadığım için yazarın biyografisine bir göz attım. Sonra kitabın arka kapağını çevirdim. Doğru dürüst okumadım bile “Bizi inciten aşk değil, teslimiyet.” Alıntısı almam için yetti.
         Kitabı nasıl okuduğuma gelirsek ne güzel tesadüftür ki ankaradan istanbula dönerken yolda okudum.
        Siz “Kitap inceleme yazısı böyle mi yazılır nesli? kitabı incele kendi hayatını değil. “ demeden ben kitabı incelemeye başlayayım.
         Yazardan bahsedecek olursak çevirmen kimliğiyle de tanınan bir yazar. Gene yky’den çıkmış birkaç romanı daha var sanırım. “Korku Benim Sahibim” i hatırlıyorum yolum yky’e düşer düşmez onu da edinmeyi planlıyorum.
Kitap 4 bölümden oluşuyor. Her bölüm bir karakter tarafından anlatılıyor.”İlksöz” bence kitabın ana karakteri olan Selimin ağzından 7 bölüme ayrılıyor ki bu kitabın yarısını kaplıyor. Ardından ilk bölümde arada adı geçen Zaferin ağzından kısa bir bölüm olan “Uzaktaki Yalnız”ı onun ardından Durunun ağzından “Hayat” ve en son sonsöz tadında kısacık bir bölüm olan “Derindeki Yalnız”ı Sunadan okuyoruz.
         Anlatım tarzı olarak puzzle a benzettim ben. Her bölümde anlatan karakter bir önceki anlatıcının boşluklarını dolduruyor.  Bazı anları birden fazla kişinin ağzından dinleme isteğim şu yana bu durum hoşuma gitti. Kitap bir karakterin kitabı olmaktan fazlası oluvermiş gibi.
         Dili sade, cümleleri yorucu bazen yıpratıcıydı. Anlamak için bir kez daha sonra sindirmek için bir kez daha doğru anladığımı kontrol etmek için bir kez daha okuduğum yerler çoktu. Yazarın yazma yeteneğine olağanüstü diyemem ama sadeliği incik boncukla süsleyip bir de üzerine kırmızı ruj sürmüş gibiydi.
         Karakterler için senin benim gibi insanlar desem olmaz değillerdi. Sıra dışı insanlar desem, hayır, öyle de değillerdi. Hayatları bize göre daha değişikti belki ama hissettikleri, duyguları, yalnızlıkları o kadar bizdendi ki.
          Yalnızlık temaları ile aramda kurduğum garip bir bağ var benim. Bir yerlerinde kendimi bulduğum için tutunuyorum öyle hikayelere.  Yalnızlığı şaşılacak bir samimiyetle işlemişti kitap. Sevdim. Çok sevdim. Yalnızlıktan delirmeden, yalnızlıkla yaşayan insanları sevdim.
         Kitabı çok sevdiğim bir mavi kalemle çizmeye başladım. İlk başladığımda o kadar çok altını çizdim ki ben de şaşırdım. Arada oturup şurayı mı çizsem burayı mı diye düşünüp durdum hatta kitabın altını çizerken kalemi bitirdim şükür ki çantada bir lacivert kalem buldum onunla devam ettim kitaba.

        Ve son zamanlarda ilk defa bir kitabı okurken bu kadar çok ağladım. Ben çok içliyim bu konularda kitabı okurken aynı zamanda yaşadığım için kolay ağlarım. Ama bu sefer farklıydı böyle içli içli sessiz sessiz ağladım kitap boyunca. Kendi yalnızlığıma mı onlarınkine mi ağladım, kim bilir.
        İnceleme yazısının sonuna biraz da alıntı eklenir dimi? Ben alıntı yapmak istediğim her yeri eklersem kitabın yarısını yazarım. Gene de en sevdiklerimden bir iki tanesini ekliyim.

“Kimsenin hayatı göründüğü gibi değil.” –Necmiye Hanım

“Bizi inciten aşk değil, teslimiyet.” –Suna

“Dostoyevski kapı komşumuz olsa, belki yüzüne bakmazdık, lakin kendisinden sonraki asrın çehresini değiştiren, pek mühim bir edip olmasına mani değil bu. Aslını isterseniz, onun eserlerini okumadan ölmüş olsaydım, eksik ölürdüm. Hissiyatım budur. Biliyor musunuz, ben ediplerin, sanatçıların hayatlarının merak edilmesini daima pek yersiz bulmuşumdur. Aslolan eserdir. Eserleri yaratanların hayatını anlamak, bilmek; eserin tabiatını, yaratıcılığın tabiatını mı anlamamıza yardımcı olacak? Ne münasebet! Her fani ne kadar tuhafsa, onlar da işte o kadar tuhag. Ne daha eksik, ne daha fazla. Onların sadece, insanın müşkülünü anlamaya ve anlatmaya temayülleri, kabiliyetleri fazla. Tanrı onları yaratırken, eli kaçmış diyelim. Sanatçıların istidadını eserlerinde takdir etmek lazımdır. Gerisi boş… Hayat! Hah! Sizin veyahut benim hayatımın hikayesinin, bizlerin kendi mevcudiyetini idrak etmedeki cansiparane cenginin daha az ehemmiyeti olduğunu kim iddia edebilir? Biz faniler! Ah biz faniler!” –Necmiye Hanım

“Oysa Suna’ya sarıldığım zaman, bedenim bedenine sinip geçek, sırtından çıkıp düşecekmişim gibi hissederdim.” –Selim

“Bazen kendimi balkonda masaya konmuş bir tomar kağıt gibi hissediyorum. Hafiften rüzgar esmeye başladığında, usul usul hareketleniyordum. Birazdan, rüzgar sertleşmeye başlayacak, ben de sağa sola uçuşup dağılacakmışım gibi bir duyguyla doluyordum. İşte o zamanlar, sanki birinin gelip elini üstüme koyması, beni tutması gerekiyordu. “ –Duru

“Hayatın romanlara hiç benzemediğini anladım. Benim de hayatı romanlara benzetmeye çalıştığımı.” –Duru

“Yollara düşmek kendine düşmektir…”

Sonuç olarak ben Selimi, Duruyu, Necmiye Hanımı, Gönülü… hepsini de yalnızlıklarını da çok sevdim. Denk gelirseniz yazara da kitaba da bir şans verin. Ve rüyalarınızı sakın unutmayın uyanır uyanmaz anlatın… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder